BAŞA DÖN

Sana kurşunlar yağdırdım, gıda boyalarından

Az Counter Strike oynamamışımdır. Kablonetin esip gürlediği yıllardı, CS en çok oynanan internet oyunu idi, arkadaşlarla sağlam LAN ve WAN partileri yapardık. Sniperları sevmesem de takım olarak iyi oynardık. Birebirde de az yıkmamışımdır Kolluk'u. Az da olsa gerçeğini yaşamak varmış kaderde.

Yeni yılın 2. günü,Cumartesi, hadi şu içimizdeki paintball merakını giderelim aksiyon olsun diyerek Erkyazılım ekibi ile çıktık yola. Gerçi Cuma gecesi yağan sağnak yağmur, sabahında devam eden eden puslu hava kimimizin aklına "acaba?" sorusunu getirse de kararımızdan dönmedik, yiğitliğimize dokundurtmadan hani köpek öldüren soğuğu olmasa da onun gibi bir havada Zirve Paintball sahasına gittik.

Paintball dediğin iki boru, bir kaç yüz boyalı mermi bir de toprak saha. Giyindik kuşandık, oyuna katılan ekibi 2'ye ayırdık cengaverler gibi çarpıştık (demek isterdim :) en az iki kere "headshot" yedim ve yıkıldım, sırtımda ise 4 adet kızarıklık var. 4 ayrı ölüm değil ama en azından 2sini yapanın Metin olduğunu biliyorum. "Abi özür dilerim öldüğünü farketmedim demişti!" (Sağolsun arkadaşlar Metin'in icabına baktılar sonra :) Kızıyorum ama en büyük tesellim rakip takımdan Metin'in "Bayram abi, 2 kere vuruldum ama bayrağı getirdim dedi" demesi oldu. Demek daha az farkla yenilmişiz :p

Herkesin ortak fikri güzel ve yorucu olduğu ama başta biraz alışma evresini uzun geçirdiğimiz yönünde idi. Yazılarda okurduk, takım çalışmasını benimsetmek için Paintball kullanılıyor diye. Haklılarmış. Kaç oyunda öğrettiklerini merak etmiyor değilim. Bir sonrakinde neler yapacağımızı artık biliyoruz. Bir kere sayıyı 8 değil 12 gibi bir rakam olarak belirleyip, 6'lı 2 ekibe bölmek ve her ekibin kendi içinde komutanını (lider) seçip onun yönetiminde bayrağı ele geçirmesini sağlamak. Eğlenerek öğrenmek bu olsa gerek. (Oynarken aklıma geldi, acaba Starcraft/Red Alert gibi bir LAN partisi mi yapsak, sonuçta o da savaş :)

1. fotoğraf oyun başlamadan önce,

2. fotoğraf oyun sonunda (farkındaysanız 1.kişi eksik. Patron!)

3. ise ispiyoncunun sonu konulu piyes

 

Çarpışma öncesi

Çarpışma sonrası

İhanetin bedeli

(*) Oyunun sonuna doğru hakemin yanına gidip de tek patron Atakan abi kaldı, ne yapacağınızı biliyorsunuz şeklinde anons geçen sevgili Fatih için Rolo'dan geliyor: "An Elephant Never Forgets"


Hayattan bir kesit: Kurbağa ile Akrep'in hikayesi

Genelde televizyon kültürü olarak Türkiye ortalamasının altında sayılırım, beğendiğim dizileri izlemeye çalışırım. Daha çok CNBC-E'deki dizileri izlerim. Türk yapımı olarak şimdiye kadar izlediğim ve beğendiğim birkaç diziden biri de Ezel diyebilirim.

Show TV'de gösterime giren ve şimdiye kadar 10.bölümü yayınlanan Ezel, popüler kültüre hitap ettiği kadar edebiyattan değerli eserleri iyi yorumlamış. Umarım bundan sonrası içinde aynı çizgide giderler.

Dizi'nin hikayesi uzun, anlatılmak yerine izlenmesi daha iyi olur lakin ben yinede kısaca bahsedeyim.

Üç mahalle arkadaşı ve onlara katılan 4. bir kızla birlikte iyi bir arkadaşlık sergileyen (sergiledikleri zannedilen) insanların kızın üçkağıtcı babası ile herkes aslına rucü etmeye başlar.

Üçkağıtçı baba, feleğin çemberinden geçmiş, bir bakışta adam çözen, düzen kuran, insanların zaaflarını çok iyi kullanabilen bir düzenbazdır. Tabi, arkadaşlıkları iyi olan bu kişilerin arasını nasıl bozacağını ve onlara nasıl istediği şeyleri yaptıracağıyla birlikte herbirinde nasıl bir kötülük potansiyeli olduğunu iyi bilmektedir.

Deneyimli üçkağıtçı, herbirinin potansiyelini ve zaafını çözer:

Ali: Çok iyi bir arkadaş, sadık bir dost, güvenilir, cesaretli, gözünü budaktan sakınmayan görünen birisinin altındaki "gözünü kırpmadan kötülüğe bulaşacak ve hatta bir insanı öldürebilecek" bir potansiyel.

Cengiz: iyi arkadaş, kanka, zevkli bir kişiliğin arkasında  gündelik yaşayan, zayıf karakterli, isteğini direkt alamayacak kadar eksik ve en yakın arkadaşını rahatlıkla satabilecek bir potansiyel.

Ömer: Esas oğlan, Saf temiz, arkadaşlığa dostluğa önem veren, iyi bir aile düzeni olan. Sevdiği arkadaş dediği kişilere karşı kendini feda edebilecek kadar cesur. Sevdiğini koruyan ve asıl kızında sevdiği. Potansiyeli iyilik ve sevdiği kişilere koruması gerekirse kendini feda etmesi.

Neyse olanlar olur ve bizim kötü potansiyeli olanlar soygun yaparlar, yapılan soygunun bütün işaretleri hiçbirşeyden haberi ve suçu olmayan Ömer'i gösterir. Ömer hapse atılır. Film devam eder. Ömerin tek suçu kötülükleri bilmemesi, kötüleri tanımamasıdır. Hapishane ona çok şey öğretir. Ordaki bir bilge ona hertürlü şeyi öğretir. Sonra bir vesiyle hapisten kurtulup yeni bir kimlikle Ezel olarak tekrar hayata döner.

Dizinin ilk bölümlerinde Ali Cengiz'e sorar: "Yaw biz bu çocuğa nasıl böyle bir kötülüğü yapacaz". Cengiz'in cevabı çok manalıdır. Size bir hikaye anlatacağım der. Benimde çok hoşuma giden belkide herzaman konusu geldikte anlatacağım o güzel hikayeyi anlatır.

"Kurbağa ile Akrep"

Zamanın birinde bir nehir kıyısında bir Kurbağa yaşarmış. Bu kurbağa nehrin diğer kıyısına hayvanları geçirir, iyilik edermiş.

Bir gün Akrep gelmiş, "Kurbağa kardeş beni de karşı kıyıya geçir" demiş. Kurbağa iyiniyetli ama o kadarda saf değilmiş.

"Olur mu öyle şey, sen Akrepsin ben seni nasıl karşı kıyıya geçiririm. Sen bana zarar verirsin" demiş.

Akrep, muhatabını iyi biliyor "Sen beni yinede karşı kıyıya geçir, ben sana bişey yapmam, suyun içinde ikimizde varız, sokarsam ikimizde birden boğuluruz".
Kurbağa'nın aklına yatmış, doğruya böyle birşey olursa ikisinede zarar gelecek. Sırtına almış Akrepi tam yolun ortasında iken Akrep Kurbağı bir güzel sokmuş, tam birlikte boğulurlarken Kurbağa sormuş, "Neden?".

 

Akrep ne desin, "Ne yapayım, huyum bu"

 

NOT:  Jim Collins'in İyi'den Mükemmel Şirkete kitabında Nucor yöneticilerinin dediği gibi "Çalışkan bir çiftçiye çelik üretmeyi öğretebilirsiniz ama iş ahlakına sahip olmayan birine, çiftçiliğin iş ahlakını öğretemezsiniz. Ne yaparsak yapalım herkes içindeki potansiyeli kullanır.


Nasıl oluyordu da aynı öğrenim süreçlerinden geçmiş insanlar çok farklı kariyerler yapabiliyorlardı?

İnsan'ı tanımak ve anlamanın zorluğunu herkes kendinde yaşadığı gibi birçok ünlü düşünür çağlar boyu aynı konuyu irdelemiş ve herkes tarafından kabul görebilecek sonuçlar çıkarmaya çalışmışlar.

İnsan nedir? Aynı süreçten geçen insanların hayattaki konumları neden farklı olur? Başarılı olmak nedir? İnsanları başarılı kılan temeller nelerdir? İnsan'ın hayattaki ana hedefi ne olmalıdır? Ana hedef sadece başarmak ve başarılı olmakta mıdır? Hayat sorgulanmadan sadece yaşanıp tüketilecek bir meta'mıdır?

İnsan'ın varlığı belkide soru sorabilme gücüyle eşdeğer, birde bu sorulara bulabildiği cevaplarla. Soru-Cevap, sebep-sonuç hayatımızı çoğu zaman çepecevre kaplıyor.

Bu sorulardan bazılarına cevap bulmak için bisorusor.com'a girebilir veya

Aynı eğitimden geçen hukukçular, hekimler, mühendislerden bazıları nasıl oluyordu da alıp başlarını gidiyor, çok başarılı noktalara gelebiliyorlarken diğerleri genelde suçu kendilerini “çevreleyen” koşullara atıp “makus bir talihin kurbanı” olarak toplumsal hayatın adeta “tortuları” haline dönüşüyorlardı?

sorusuna Bersay İletişim Grubu Başkanı Ali Saydam beyin hayat tecrübesini okuyarak aşağıdaki cevabı elde edebiliriz.

"Vicdanlı, mukaddesi olan, çalışkan ve umutlu insanların meslekte “iyi” olabilmek için çok ciddi avantajları oluşuyordu.   Hem sağlam bir dünya görüşünüz olacaktı (ne olmasından çok; sağlam, derinlikli ve kendi içinde tutarlı olması önemli), hem de çevrenizdekilerin dünya görüşünü belki benimseyecek değil ama “anlayacak ve takdir edecek” entelektüel derinliğe sahip olacaktınız."

Bu güzel cevaptan anlaşılacağı gibi insanın kendi dinamikleri olması gerekiyor:"lokomotif ruhlu insanlar". Özellikle iç dinamiklerimizi tanımamız ve onları iyi kullanabilmemiz lazım.

- İç dinamiklerimizden vicdan'a sarılmalıyız. Hangi kültürde olursa olsun kişi vicdanının üzerini örtmedi ve sesini tamamen susturmadıysa "Vicdanı ona her zaman doğruyu söyler".

- Belirli bir mukaddese sahip olmalıyız, kendimizden değerli gördüğümüz değerler olmalı.

- Çalışmakla çalışkan olmak aynı şeyler değildir. Çalışkan olmak süreklilik ister, devamlılık gerektirir. (Konuşarak, toplanarak ve iletişime geçerek çalışkan olunmaz, çalışmaya yoğun zaman ayrılmalı)

- Umut, insanın iç dinamiklerinden. İnsan'a yaşama azmi ve sevinci verir, ruhumuzu besler.

- Hayatı tanımak, sağlam bir dünya görüşünün olması. Buna insan aklının gözlüğü diyebiliriz. Bazılarımız miyoptur, bazılarımız hipermetrop. Dünya görüşümüzle hayatın anlamını yakalamış oluruz. Olası durumları, etrafımızı doğru görmemiz bu gözlükle mümkündür. Ali beye katılıyorum sağlam, derinlikli, kendi içinde tutarlı olmalı. Ayrıca başkasının gözlülüğüyle insan ne kadar idare edebilir, dünya görüşümüze tecrübelerimizi katıp içselleştirip kendimize mal etmeliyiz.

- Empati yeteneğinin gelişmiş, geliştirilmiş olması. Karşıdakini anlamayla birlikte, takdir edebilmeliyiz.

- Başarılı olmak için başarılı olunmaz, hedef gaye başka olmalı, başarı sadece ara kademede bir çıktıdır. O çıktıyı almakla doğru yolda olduğumuz hissi kuvvetlenir.


İş takip ve verimli toplantılar ile başarıya ulaşın.

Bir firma'da işlerin akışının kontrol altında tutulabilmesi için en önemli şey "takip" olsa gerek. Atanmış bir iş ne durumda, hangi aşamada takip edilemiyorsa işin başarısızlıkla sonuçlanması (mutlak başarısızlık olmasa da, süre aşımları, tutarsız sonuçlar, teslim edilse de mutsuz müşteri) kaçınılmaz olacaktır. İş takibi için herkese uygun kesin bir kurallar silsilesi tanımlamak oldukça zor. Her yiğidin yoğurt yemesi farklı olduğu gibi her kurumun, hatta alta doğru indikçe her birim yöneticisinin kendine has yeme tarzları ortaya çıkabilir, gayet normaldir. Yeter ki yoğurt yenirken etraf batırılmasın (insanlar/kurum zarar görmesin.)

İş takibi deyince 3 ana madde aklıma geliyor:

  1. Kişinin iş sürecini raporlaması (gün sonunda, haftalık, iş ara kademelerinde raporlama). Böylelikle işiniz ile ilgili ana hatları amirleriniz rahatlıkla görebileceklerdir.

  2. İşin akışında (karar mercisi kendiniz de olsa) ilgili kişilerin haberdar edilmesi. (Söz uçar yazı kalır misali, firma içi dahil olmak üzere ilerleyişin email ortamında kayıt altına alınması ve ilgililerin cc yapılması. İlla sorun olacak diye birşey yok, üzerinden vakit geçmiş projelerde email geriye dönük olarak çok güzel bir arşiv aracı olarak kullanılabilir) İyi oturmuş bir kurum içi mesajlaşma (en pratik yolu ile email) sistemi ile ilgili herkes işler ile ilgili kendilerine bakan durumlara hızla vakıf olup müdahil olabilecektir.

  3. Rapor ve bilgilendirmeler ekibi ve yöneticileri canlı tutsa da mutat (düzenli) toplantılar ile ilgili birimlerin koordine edilmesi ve sorun olmadan önce frekans farklılıklarının normalleştirilmesi.

Bu 3 süreç içerisinde yukarıda bahsettiğim gibi farklı yorumlamalar, yeni alt modeller rahatlıkla geliştirilebilir. Mesela nadir de olsa bazı çok uyumlu frekansla çalışan ekipler arasında 3 değil 2 madde ile de süreçler işletilebilir. (sonra onlar da 3'lü bu yapıya dönerler :) Rapor mantığı her ekipte farklı işleyebilir, kimi ekip email ile raporları alırken, yazılım tabanlı işler için raporlar bir istek takip sisteminde (issue / bug track) tutulabilir, sözün özü bunlar tamamen sizin kendi yoğurt yeme tercihinizle ilgili.

İlk 2si konusunda olmasa da toplantılar konusunda belirli standartlar zaman içinde oturmuş durumda. Bunu teknoloji seviyenize göre internet üzerinden de (Skype vb.) yapabilirsiniz. İster sanal ister canlı kanlı bir araya gelin, o da çok farketmez, yeterki yanlış anlaşılmalara fırsat vermeden birbirinizin sesini duyarak, mümkünse görerek, işlerin önünü açın. Toplantılar için de birkaç şey net söylenebilir:

  1. Toplantı işin bir parçası, bunu hem siz hem ekibiniz kabul etmeli ve angarya olarak görmemeli. Verimli bir toplantı işlerin daha kaliteli ve değerli sonuçlar üretmesine yardımcı olacaktır.

  2. Toplantınızın gündemi olsun. Eğer özel bir toplantı ise (bir iş ile ilgili düzenli toplantılarınız dışında, müşteri projesi vb.) 2-3 gün önceden gündemi katılımcılar ile paylaşın. Ne konuda görüşüleceğini bilmeli ve hazırlanmalılar. Eğer mutat bir toplantı ise (haftalık değerlendirme toplantısı gibi) katılımcılar bir önceki haftadan gündeme sahip olacaklardır. Katılımcıların da varsa genel gündemlerini alın. (Sizin de hazırlanmanız gerek, alamadı iseniz toplantı başlangıcında da alabilirsiniz.)

  3. Önceki toplantıdan kalan maddelerin üzerinden geçin. İşler konuşuluyor, kalıyor durumuna düşmesin.

  4. Gündemde sabit kalın. (Ara maddeler almayın)

  5. Soru cevaplar ile sırası gelen gündem üzerinde çözüm odaklı olarak görüşmeleri yapın. Karşıdaki düşmanınız değil, iş arkadaşınız (veya müşteriniz)

  6. Tartışma zeminine girmeyin, çözüm bulamıyorsanız, ilgili maddeyi üzerinde düşünmek üzere erteleyin.

  7. Sohbet (geyik) zemininden kaçının. Çay, kahve servisi sırasında bile (özel bir madde değilse, bütçe vb.) görüşmeleri kesmeyin. Geyik başlarsa toplamak zor olacaktır. Fren yapan araba gibi hızınızı kaybedersiniz.

  8. Nokta atışı ilerleyin. Yan meselelerde boğulmayın, ana konuyu çözün. Ana konu hedeflenirse yanlar için çözüm bulunacaktır.

  9. ve en önemlisi, toplantı için süre sınırı belirleyin ve o süreyi aşmayın. 2 saatlik bir görüşme çoğu insanının limitlerini zorlayacaktır. Bu yüzden mümkünse gün başlarken mesai başlangıcında, zihinler berrak, işler henüz hücum etmemişken toplantılarınızı yapın. Az zamanda çok iş yaparak sonuca ulaşın.

Erkyazılım Gerçek mi?

Erkyazılım gerçekten gerçek mi? :)

Sanal işler üretiyor, insanlara dokunamayacakları şeyler satıyoruz. Sonra destek vermek için bile müşterilerimize görünmüyoruz. Yani bu kadar insan diyecek ki, sizin ofisiniz var mı, varsa nerdedir?

Taşınırken sağolsun Atakan o telaşede birkaç fotoğraf çekmişti, şimdilerde ofisin güzelliğini siz değerli dostlarımızla paylaşalım istedik.

Ofisimize gelirseniz ki bekleriz, size çeşitli ikramlarımız olacak;

- Semaverde çay
- Közde mısır
- Mangalda et

Bunlara karşılık sizden çimleri biçmenizi ve bahçeyi sulamanızı bekliyoruz.