BAŞA DÖN

Çalışkan bir çiftçiye çelik üretmeyi öğretebilirsiniz

1973 yılından beri dünyada yaşıyorum, önceki ve sonraki hayatımla ilgili bilgim yok denecek kadar az ama öğrenmeye çalışıyorum.

Günün hayat koşullarında öğrenmeye açık birisi olarak etrafı gözlemliyor ve kendime yakın gördüğüm şeyleri almaya çalışıyorum.

Hayatımı farklı evrelere bölmek gerekirse, Üniversite öncesi, Üniversite hayatı, Çalışma hayatı, 1.Girişimcilik hayatı, 2.Girişimcilik hayatı ve sonrası diye ayırabilirim.

Yazımın konusu daha çok 1. ve 2. Girişimcilik hayatı üzerine olacak.

Çalışma hayatında insan etrafı ne kadar gözlemlese de elindeki bilgi tabanların uygulama sahaları kısıtlı olduğu için ne kadarının doğru olduğu ile ilgili tam bir tecrübeye sahip olamıyor. Tabi tecrübe güzel bir kelime, hep yanılanlara göre "kazıkların bileşkesi", bilgeliğe önem verenler için "bilgi balı", ayran gönüllüler için "deneme-yanılma". Kendim için hepsinden bir parça diyeyim. Yanılmaktan korktuğum için daha çok diğer ikisi ağırlıkta :)

1. Girişimcilik hayatım diyebileceğim dönemde daha çok "deneme-yanılma" yoluyla tecrübe elde etmiş oldum, tabiki kazıkların olmaması mümkün değil. Bu dönemde "bilgi bal"larına ulaşmam yani değer verdiğim birilerin dinlemekten veya az vakit ayırdığım bazı kitapları okumaktan ibaretti.

Şimdilerde Amerika'nın ünlü fikir adamlarından JIM COLLINS 'in "İYİ'DEN MÜKEMMEL ŞİRKETE" kalıcı başarıya ulaşmanın yolları adlı kitabı okuyorum. Gerçektende çok başarılı (yani ben söylemesemde başarılı ama içimden geldi).

Özellikle kendime, hayat felsefeme ve kişisel öz değerlerime yakın olduğu için kitabı yudumlayarak okumaya çalışıyorum. Fırsat buldukça erkyazılım blogundan internet dünyasındaki sizlerle paylaşacağım.

Açıkçası bu kitap bende 2.Girişimcilik evresini başlattı diyebilirim. Kitaptan çıkardığım bazı başlıkları buraya sıralayayım

- İnsanların sizin en önemli varlığınız olduğunu söyleyen o eski atasözü yerine İyiden Mükemmele en önemli varlığınız Doğru insanlardır.
- Çalışkan bir çiftçiye çelik üretmeyi öğretebilirsiniz ama iş ahlakına sahip olmayan birine, çiftçiliğin iş ahlakını öğretemezsiniz.
- Mükemmel insanlara kapımız her zaman açıktır.
- En iyileri yönetmeye gerek yoktur, yönlendirmek, öğretmek, yol göstermek evet.
- Otobüse doğru insanları almak, yanlış insanları ya hemen indirmek veya önemsizleştirmek. Otobüste yanlış birisi var ve onun kim/ler olduğunu biliyoruz. Biraz bekleriz, yapmamız gereken şeyi erteleriz, başka alternatifleri deneriz, bir üçüncü sonra dördüncü şans veririz, durumun değişeceğini umar, o kişiyi gereğince yönetmek için zamanımızı ve enerjimizi harcar, onun yetersizliklerini telafi etmek için küçük mekanizmalar oluştururuz. Ama durum iyiye gitmez. O kişi kendi kendine karar verip gidene kadar debelenip dururuz. Bu arada iyi insanlar, "Niye bu iş bu kadar uzun sürdü acaba?" diye sorarlar. Yanlış insanların ortalıkta dolanmasına izin vermek, doğru insanlara yapılmış bir haksızlıktır.

Bu arada THY Dijital Konkurunu kazanmış olan Digital Mccann ajansından Çağlar Çokçetin'i izledim. Egosu yüksek ajans dünyasından böylesine mütevazi ve egoyu ön plana çıkarmayan birisini görmek açıkcası çok sevindirdi. Kendilerini öncelikle çalışkanlıkları ile kazandıkları işlerinden ayrıca buna karşın gösterdikleri içten tevazularından dolayı tebrik ederim. Televidyon'da yayınlanan video'yu izlemek için tıklayınız.


Bir İşletmenin Değeri,

Murat Bahar, konulara çok farklı ve orjinal yönlerden bakma gibi bir kabiliyete sahip ender arkadaşlardan... Fikirlerine "değer" verdiğim gibi fikirlerinden "değer"de alırım :)

Kurumsal blogumuzda internet dünyası kanalıyla değerli gördüğüm birçok konuyu öncelikle kendime sonrasında hasbelkader blogumuza ulaşmış sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. 
"Bir işletmenin değerini belirleyen faktörler nelerdir ve bir işletmenin değeri nasıl hesaplanır" diye soracak olursak. Gelişimplatformunda  Murat Bahar'ın
""Değer" Ne?" konulu yazısını okumalısınız. Sagolsun Murat Bahar konuyu çok güzel bir uslubla cevaplandırmış. Çok istifade ettiğim bu yazısından dolayı kendisine özel teşekkür ederim.

NOT: Gelişimplatformundaki yazılar sadece üyelere özel olduğu için herkesin ulaşabilmesi amacıyla aşağıya kopyaladım, (arakladım, alıntı yaptım)
--------------------------
Geçtiğimiz ay ülkemizdeki inovasyon ortamı üzerine nacizane düşüncelerimi belirtmiştim. Fikir-sermaye-yönetim üçgeninin başarı için kilit olduğundan ve yeni şirketlerin bu üçgende değer kazandığından ve inovasyon ekonomisinin de buradan doğduğundan bahsetmiştik.

Sanırım 2000 yılı idi, Hakkı Abi’yi (Öcal) derneğimizde bir söyleşide konuk etmiştik. O zamanlar derneğimiz henüz yeni kurulmuştu ve samimi gayretleri ile aktiviteler yapmaya çalışan, profesyonelleri farklı vesilelerle bir araya getirmeye çalışan bir avuç arkadaşımız vardı. Söyleşide Hakkı Abi, yeni ekonomi ve bilişim dünyası ile ilgili bir konuşma yapmıştı. Konuşma sonrasında soruları yanıtlarken kendisine “yeni ekonomide değer nerede” diye bir soru sormuştum. O da “alaşım oluşturabilmek” olarak cevaplamıştı bu soruyu. Kendisinden ödün vermeden ve kendisi kalarak, başka disiplinler, yetenekler veya insanlar ile iş yapabilmek. Alaşım, birbiri içinde eriyen fakat kimyasal yapıları değişikliğe uğramayan maddeleri ifade ediyordu. Yani demek istemişti ki; bir birliktelik sizi siz olmaktan vazgeçirememeli, olduğunuz heryerde başka bir şeye dönüşmek yerine kendiniz kalırsanız başarıya ulaşırsınız…
Aradan yıllar geçti, ben hala “değer” üzerinde düşünüyordum ki yıllar öncesinde alıp bir kenara attığım bir kitaba gözüm ilişti, kitabın ismi “Cracking the Value Code”; “Değer’in Kabuğunu Kırmak” olarak da çevirebiliriz. Hemen belirtelim bu makayesede “değer” derken ticari değerden, daha da özelde şirketlerin değerinden bahsediyoruz. İnovasyon ekonomisi yeni kurulan ve değerlenen şirketlerle alakalı, dolayısı ile şirket değerini neyin oluşturduğunu ve Değer’in kabuğunun nasıl kırılıp, içindeki öze ulaşılabileceğini bilmek çok değerli.

Ben bunlar üzerinde düşünürken, yaklaşık bir yıl önce gerçekleşen bir olaydan henüz haberim oldu; facebook.com’un kurucusu yeni yetme bir genç olan Michael Zuckerberg (şu an 23 yaşındaymış) Yahoo’nun yaptığı 1 milyar USD’lik teklife rağmen sitesini satmamış. Aman iyi etmiş, çünkü şirket yönetim kurulunun yaptığı değerleme 8 milyar USD imiş. Ne imiş, facebook.com 2004 yılında kurulmuş ve kurulduğu yıl değeri 10 milyon USD olarak belirlenmişmiş. Yani arkadaşımızın şirketi 3 yılda yaklaşık değerini 100 kat değerlenmiş. Bu arada ziyaret etmemiş olanlar için belirteyim, facebook bir arkadaş ve topluluk iletişimi sitesi.

Değer mi?

Giriş seviyesindeki işletme bilgimizle, bir şirketin değeri=şirketin sahip olduğu her şeyin toplam değeri olarak cevaplarız. Yani şirketin tüm mal varlığı, alacakları, makineleri ve sahip olduğu mali değerler bir tarafa yazılır, toplam borçlar bu toplamdan çıkartılır ve şirketin değeri elde edilir.

Gelgelelim, inovasyon ekonomisinde bir şirketin değerini, sahip olduğu mal-mülk değil, cirosunu artırabilme potansiyeli ve bu potansiyelin göreceli riskleri belirliyor. Risk sermayesi fonlarının da başarmaya çalıştığı, bu yüksek potansiyel gösteren şirketleri önceden keşfedip, yüksek risklere rağmen, yüksek getiriler elde etmek. Oluşturulan risk fonları olabildiğince farklı alanlardaki yeni şirketlerde değerlendiriliyor, böylelikle risk dağıtılmış oluyor.

İnovasyon ekonomisinde şirketlerin değerini katlayan önemli bir çarpan “goodwill” olarak isimlendiriliyor. Buna şirketin başarısına olan inanç olarak ifade edebiliriz. Inovatif bir şirket halka açıldığı anda, bu iyi niyet devreye girip, şirket değerini tahmin edilmesi güç noktalara çekip dolayısı ile şirket değerini artırabiliyor. Şirketin halka açılmadığı durumlarda ise yatırımcıların “goodwill” leri şirket değerini belirlemede etkin oluyor.

Örneğin Google’ın 2006 net karı yaklaşık 2 milyar USD, şu andaki Pazar değeri ise 120 milyar USD. Google’ın toplam asetleri ise 10 milyar USD. Yani sahip olduğu her şey ile kağıt üzerinde 10 milyar USD değerinde olan Google, piyasanın inancını arkasına alarak borsadaki Pazar Değerini bunun 12 katına çıkarmayı başarıyor. Bu  inancı pekiştiren şey ise Google’ın inovatif ürünler geliştirerek internet kullanıcılarının ilgisini çekecek ve reklam gelirlerini artıracak olması, ya da yatırımcıların buna olan inancı…

Bazılarımız borsadaki şirket değerlerinin gerçek değerler olmadığını düşünebilir. Yerine göre de öyledir, çünkü halka açık şirketlerin bazı durumlarda medya spekülasyonları ve açık hava tiyatrosu ile halkı kandırmaya çalıştıklarını müşahede etmiştik. 2002 yılında yaşanan Enron skandalı, şirket yönetiminin resmen bir tiyatro oyunu ile nasıl ortada olmayan ürünleri pazarladığını, gerçek olmayan anlaşmaları gerçekmiş gibi basına açıkladığını, yatırımcıları yine medya üzerinden nasıl manuple edebileceğini gösterdi. O zaman iş dünyası “nasıl bu kadar aptal olabildik” demişti… İlgilenenler için Enron belgeselini izlemelerini öneririm, youtube’da bir kopyası var,  çok öğretici bir o kadar da eğlenceli…

Bazı manüplasyonlara açık da olsa, şirketlerin amudi olarak değer kazanabilmeleri, yatırımcıların veya halkın “goodwill”lerini elde edebilmelerine bağlı. Bu da ancak inovasyon ve yenilikle Değer’in kabuğunu çatlamakla mümkün. Bunu her şirket kendi adına farklı yöntemle yapıyor; bakınız Starbucks değerin kabuğunu çalışanları ile çatlatmıştır. Servis sektörü gibi insan ilişkilerinin ve personel kalitesinin çok önemli olduğu bir sektörde, Starbucks çalışanlarına değer vererek  kabuğu kırmıştır. General Electric (GE) şirketi bunu finansal hizmetleri ile başarmıştır. GE bünyesinde kurulan GE Capital şirketi farklı şirketlere yatırım yaparak GE’nin itici motoru olmuştur. Dell Computer aracıları ortadan kaldırarak son kullanıcılara telefonla bilgisayar satmanın yolunu bulmuş, Apple ise Değer’in kabuğunu bilgisayar kullanıcılarını ürünlerine “aşık olmasını” sağlayarak kırmıştır. Sektörleri ve çalışma alanları farklı da olsa tüm bu şirketlerin ortak noktaları dünyaya başka bir gözle bakmadaki beceri. Diğer bir değişle yenilikçi iş modelleri…

Ya başka değerler?

Dünyadaki insanların yarıdan fazlası açlık, sefalet ve iş-dış savaşlar ile kıvranıyor iken, ben de kalkmış size  nelerden bahsediyorum. Temiz içme suyu ve elektrik bulamayan milyonlarca insan varken, bir siteye bağlanmış ve sosyal eğlence ihtiyaçlarını gideren milyonlarca insanın varlığı ve haklı talepleri bir tezat gibi durmuyor mu?

Duruyor...

İşletmelerde Gizli Hazineler II - Insan

Birinci yazımda genel tanımıyla işletmedeki sermaye ve bilgi tabanlarını oluşturan ana unsurlardan bahsetmiştik.
İşletmelerdeki insan sermayesinin temelinde insani değerler vardır.
Bu insani değerler din ve inanç ekseninden bağımsız olan her insanda olması gereken temel insani yapılardır.
Kim bu değerleri doğru kullanılır ve hayatında içselleştirirse sürekli bir başarı ve mutluluğu elde edebilir.

İşletme sermayesinin en önemli parçası insan sermayesi ise insan'ında en büyük sermayelerinden
• Ahlâk
• Vicdan,
• Terbiye
• Nezaket
vb. değerleri sayabiliriz.

Bu değerler her ülkede geçerli bir akçe ve para dalgalanmalarından etkilenmeyen bir pırlanta gibidir.
Onları elde eden, yüksek itibarlı tacirlere benzer ki, başka sermayeleri olmasa bile heryerde alış-veriş yapabilirler.

NOT: Bu arada "Insan'ı tanımak" konulu bir derleme kitap hazırlıyorum. Şimdilik 123 sayfayı buldu.


Bir hayal peşinde

"İnsan büyüyünce hayalleri küçülür mü?" diyordu, küçük Deniz, babasının hayali ile konuşurken, ve cevap veriyordu babası "Belki hiç biri şuanki gibi gerçek olmayacak, çünkü bileceksinki onları kafanda sen oluşturdun. Daha güzeli onları istediğin gibi yönetebilir, hayallerini gerçekleştirmek için çalışabilirsin."

Yağmurlu bir gece vakti kimseciklere haber vermeden, toplayıp tası tarağı, bir hayali gerçekleştirmek için ve belki inanmazsınız, sanki son kez çıkıyormuş ve dahi bir daha dönmeyecekmişim gibi hüzünlenerek ayrıldım 2.yuvamdan...

"Yapabilirsin Jonathan. İlk basamağı atladın sen, artık ikinci basamağa geçme zamanı geldi."

 

 


Yoksa Modernite Sadece Bir Imaj mı?(I)

Pop kültürün (populer kültür) hayatımıza egemen olduğu 70'lerden beri hep idoller oluşturulmuş, hayat tarzları planlanmış ve daha çok satmak isteyen büyük çaplı firmalar tarafından bu imajlar hep pazarlanmıştır. Peki populer dediğimiz şeyin belirleyicileri kimlerdir?Biz niye herşeye populer olarak bakmıyoruz? Bazı şeyler niye postmodern olarak yorumlanıyor?

Populerliği belirleyen en önemli şeylerin başında elbette giyim sektöründeki moda var.Daha sonra starlar (celebrity). Film ve müzik yıldızları.daha sonra markalar.Bunlar giyim, müzik ve film endüstrisine dahil olmayan şeyler. Mesela çikita muz, daha uzun hijyen sağlayan domestos, hayatın tadı olan coca cola, maraba televole vb.

Aslında yukarıdan bakıldığında labirent daha kolay çözülebiliyor ve hangi sloganın sizi nereye ulaştıracağını kestirebiliyorsunuz ve bunların hepsinin biribirlerinden faydalandıklarını görebiliyoruz.Yani üzerindeki pahalı elbiselerle coca cola içen bir film yıldızı tvde veya bilboardlarda maraba televole diyor.Ve bir akım ve yeni bir moda başlıyor; insanlar artık birbirlerine selam veririken "maraba televole" diyorlar.Artistin giydiği elbiseleri giymeye çalışıyorlar, takıldığı mekanlara takılmaya çalışıyorlar.Ve biraz ün yakalamış çoğu kimse yeni bir akım başlatma sevdasına dadanıyor.Giydiği şapkayla farklılık oluşturmaya çalışanından tutunda, pantolonunun üzerine çıkan iç çamaşırını gösterme modasına kadar.Aslında moda denilen şey populer olan şey manasına geliyor burda ve herşeyi içine alıveriyor.herkes yeni bir imaj oluşturp insanları peşlerinden koşturuyor.milyonlarca insan da idollerinin yaptığı şeyleri muhakeme etmeden peşinden koşuyor.Aslında sorduğunuz da hepsi bağnazlığa ve totoriter yapıya karşı olduklarını beyan ettikleri halde kendileri bu sorgulamaksızlığın bir sonucu olarak gerçek bağnazlığa ve idol otoritesine gönüllü olarak kaptırıveriyor.Herkes farklı olucam diye temelde değişmeyen şeyler etrafında tarz ve renk değiştiriyor.Ama yapılan tüm farklı olma çabaları aynı kapıya çıkıyor.herkeste farklı olma modası başlıyor.Bu farklı olma çabalarına değinmişken insanın aklına başka bir soru geliyor.


Modernite yoksa bireysellik mi? Bireyin kendi seçimlerini ve doğrularını yaşaması mı?Bu bağlamda heralde en bireysel ve modern insan Robinson Crouse ydu.Bireyselliğin ve kendi seçimlerinin tüm gerçekliliğini yaşayabiliyordu.Fakat toplumsal bir medeniyet içerisinde yaşadığımıza göre ve hareketlerimizi belirlenen moda ve pop kültüre göre belirlediğimize göre ne kadar bireysel olduğumuzu iddia edebiliriz ki?Ozaman kendi doğrularımız diye sahiplendiğimiz şeylerin hepsi bize empoze edilen markaların yaşam tarzlarının ve akıllı iletişim pazarlamıcılarının doğruları.Bize sunulan vitrindeki seçeneklerden birini seçmekle bireysel özgürlüğümüzü kanıtlamış olmuyoruz maalesef.

Firmalar artık marka olmak ve onları tüketen müşterilerinin gözünde unutulmamak ve daha karlı sonuçlar almak için ürün satmıyorlar.Yaşam tarzı ve statü satıyorlar.Biz buna marka diyoruz.Ve imaj geliştiriliyor.Tüketicilerin ihtiyaçları belirleniyor, buna kendi kattıkları değerler ekleniyor, starlara bunlar kullandırtılıyor veya reklamlarında oynatılıyor sonra moda oluşturuluyor ve milyonlarca insan sorgulamaksızın buna sahip olmaya çalışıyor.Şimdi burda en başta tüketicilerin ihtiyaçları belirleniyor dedim ama bu bizim onları yönettiğimiz anlamına gelmiyor maalesef.Çünkü smokinin rengini ve şeklini seçme imkanı tanınmıyor maalesef sadece markasını seçebiliyoruz.Veya daha iyisi giyeceğimiz pantalonun modelini ve tarzını seçmek pantolon firmalarının tarzlarını yönettiğimiz anlamına gelmiyor.eğer yönetebilseydik pantalon dışında başka bişey niye giymiyoruz diye sorgulayabilirdik.İskoçyada erkekler etek te giyebiliyor ama. Evet giyiyorlar fakat o eteği günlük yaşamımızda hiçbir idolümüz giymiyor.Bizde giymeye utanıyoruz.Çünkü trend setter lar henüz bunu bize aşılamaya başlamadılar. Başlasalardı emin olun bizde bunu normal hatta moda olarak görebilirdik.Ne alakası var demeyin içinizden 1960 larda bir gıdım kumaş parçasının insanların hayatını değiştireceğini kimse bilmiyordu ama bugun mini etek bir moda ve cesur kadınların bir sembolü olmuş durumda.Tabiki bu cesaret neye karşı bir cesaret o da tartışmaya açık bişey.Ve yine deniz kıyafeti olarak görülen bikiniler. Niye insanlar bikinleri sokakta giymiyorlar peki? (gerçi buda moda haline geliyor yavaş yavaş) çünkü utanıyorlar.Peki plajdaki erkekler sokakta utandıkları erkekler değil mi? Plajlara seçmece belli testlerden geçmiş erkek ve bayanlar mı alınıyor ki? "Ama plajlarda herkes öyle giyiniyor" demek herkes giymeseydi bizde giymeyecektik.Ozaman nekadar özgürüz , nekadar bireyseliz? Nekadar modern olduk modayı takip edince.Bu manada afrikadaki çıplak gezen kabileler bizden daha modern ve özgürlükçü.


Mesele aslında kıyafet değil veya içtiğimiz , yediğimiz , seyrettiğmiz şeyler de değil. Önemli olan bunların hepsinin modernlik adı altında yapılıyor olması. Ve bunları belirleyen insanların ya bir yerlerden para alarak  çıkarlarına bizi alet ederek yapmaları ve bizim bunun farkında olmamamız. Veya farkındaız ama kendimizi modern olarak görmemiz. Ve  Bunları sorgulamanın ise tamamen postmodern bir yaklaşım olması.

Acaba hiçbirşeyi sorgulamamak mı modernliktir.Ama rönesansın başlaması sorgulamalarla başlamıştır.Sınıflar sorgulanmıştır ve cevap rönesansta bulunmuştur.

Ozaman modernite nedir? Hayatımızın tümünü ve kararlarımızı ve harcamalarımızı belirleyen bu imajlar oluşturuyor sa bunları takip edebilme kabiliyetinde ve ekonomik gücünde olmak yetiyor mu? Yoksa  modernite sadece bir imaj mı? Ve kaçtığımız gerçekliğin kendisi bir çöl mü?