BAŞA DÖN

Bir İşletmenin Değeri,

Murat Bahar, konulara çok farklı ve orjinal yönlerden bakma gibi bir kabiliyete sahip ender arkadaşlardan... Fikirlerine "değer" verdiğim gibi fikirlerinden "değer"de alırım :)

Kurumsal blogumuzda internet dünyası kanalıyla değerli gördüğüm birçok konuyu öncelikle kendime sonrasında hasbelkader blogumuza ulaşmış sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. 
"Bir işletmenin değerini belirleyen faktörler nelerdir ve bir işletmenin değeri nasıl hesaplanır" diye soracak olursak. Gelişimplatformunda  Murat Bahar'ın
""Değer" Ne?" konulu yazısını okumalısınız. Sagolsun Murat Bahar konuyu çok güzel bir uslubla cevaplandırmış. Çok istifade ettiğim bu yazısından dolayı kendisine özel teşekkür ederim.

NOT: Gelişimplatformundaki yazılar sadece üyelere özel olduğu için herkesin ulaşabilmesi amacıyla aşağıya kopyaladım, (arakladım, alıntı yaptım)
--------------------------
Geçtiğimiz ay ülkemizdeki inovasyon ortamı üzerine nacizane düşüncelerimi belirtmiştim. Fikir-sermaye-yönetim üçgeninin başarı için kilit olduğundan ve yeni şirketlerin bu üçgende değer kazandığından ve inovasyon ekonomisinin de buradan doğduğundan bahsetmiştik.

Sanırım 2000 yılı idi, Hakkı Abi’yi (Öcal) derneğimizde bir söyleşide konuk etmiştik. O zamanlar derneğimiz henüz yeni kurulmuştu ve samimi gayretleri ile aktiviteler yapmaya çalışan, profesyonelleri farklı vesilelerle bir araya getirmeye çalışan bir avuç arkadaşımız vardı. Söyleşide Hakkı Abi, yeni ekonomi ve bilişim dünyası ile ilgili bir konuşma yapmıştı. Konuşma sonrasında soruları yanıtlarken kendisine “yeni ekonomide değer nerede” diye bir soru sormuştum. O da “alaşım oluşturabilmek” olarak cevaplamıştı bu soruyu. Kendisinden ödün vermeden ve kendisi kalarak, başka disiplinler, yetenekler veya insanlar ile iş yapabilmek. Alaşım, birbiri içinde eriyen fakat kimyasal yapıları değişikliğe uğramayan maddeleri ifade ediyordu. Yani demek istemişti ki; bir birliktelik sizi siz olmaktan vazgeçirememeli, olduğunuz heryerde başka bir şeye dönüşmek yerine kendiniz kalırsanız başarıya ulaşırsınız…
Aradan yıllar geçti, ben hala “değer” üzerinde düşünüyordum ki yıllar öncesinde alıp bir kenara attığım bir kitaba gözüm ilişti, kitabın ismi “Cracking the Value Code”; “Değer’in Kabuğunu Kırmak” olarak da çevirebiliriz. Hemen belirtelim bu makayesede “değer” derken ticari değerden, daha da özelde şirketlerin değerinden bahsediyoruz. İnovasyon ekonomisi yeni kurulan ve değerlenen şirketlerle alakalı, dolayısı ile şirket değerini neyin oluşturduğunu ve Değer’in kabuğunun nasıl kırılıp, içindeki öze ulaşılabileceğini bilmek çok değerli.

Ben bunlar üzerinde düşünürken, yaklaşık bir yıl önce gerçekleşen bir olaydan henüz haberim oldu; facebook.com’un kurucusu yeni yetme bir genç olan Michael Zuckerberg (şu an 23 yaşındaymış) Yahoo’nun yaptığı 1 milyar USD’lik teklife rağmen sitesini satmamış. Aman iyi etmiş, çünkü şirket yönetim kurulunun yaptığı değerleme 8 milyar USD imiş. Ne imiş, facebook.com 2004 yılında kurulmuş ve kurulduğu yıl değeri 10 milyon USD olarak belirlenmişmiş. Yani arkadaşımızın şirketi 3 yılda yaklaşık değerini 100 kat değerlenmiş. Bu arada ziyaret etmemiş olanlar için belirteyim, facebook bir arkadaş ve topluluk iletişimi sitesi.

Değer mi?

Giriş seviyesindeki işletme bilgimizle, bir şirketin değeri=şirketin sahip olduğu her şeyin toplam değeri olarak cevaplarız. Yani şirketin tüm mal varlığı, alacakları, makineleri ve sahip olduğu mali değerler bir tarafa yazılır, toplam borçlar bu toplamdan çıkartılır ve şirketin değeri elde edilir.

Gelgelelim, inovasyon ekonomisinde bir şirketin değerini, sahip olduğu mal-mülk değil, cirosunu artırabilme potansiyeli ve bu potansiyelin göreceli riskleri belirliyor. Risk sermayesi fonlarının da başarmaya çalıştığı, bu yüksek potansiyel gösteren şirketleri önceden keşfedip, yüksek risklere rağmen, yüksek getiriler elde etmek. Oluşturulan risk fonları olabildiğince farklı alanlardaki yeni şirketlerde değerlendiriliyor, böylelikle risk dağıtılmış oluyor.

İnovasyon ekonomisinde şirketlerin değerini katlayan önemli bir çarpan “goodwill” olarak isimlendiriliyor. Buna şirketin başarısına olan inanç olarak ifade edebiliriz. Inovatif bir şirket halka açıldığı anda, bu iyi niyet devreye girip, şirket değerini tahmin edilmesi güç noktalara çekip dolayısı ile şirket değerini artırabiliyor. Şirketin halka açılmadığı durumlarda ise yatırımcıların “goodwill” leri şirket değerini belirlemede etkin oluyor.

Örneğin Google’ın 2006 net karı yaklaşık 2 milyar USD, şu andaki Pazar değeri ise 120 milyar USD. Google’ın toplam asetleri ise 10 milyar USD. Yani sahip olduğu her şey ile kağıt üzerinde 10 milyar USD değerinde olan Google, piyasanın inancını arkasına alarak borsadaki Pazar Değerini bunun 12 katına çıkarmayı başarıyor. Bu  inancı pekiştiren şey ise Google’ın inovatif ürünler geliştirerek internet kullanıcılarının ilgisini çekecek ve reklam gelirlerini artıracak olması, ya da yatırımcıların buna olan inancı…

Bazılarımız borsadaki şirket değerlerinin gerçek değerler olmadığını düşünebilir. Yerine göre de öyledir, çünkü halka açık şirketlerin bazı durumlarda medya spekülasyonları ve açık hava tiyatrosu ile halkı kandırmaya çalıştıklarını müşahede etmiştik. 2002 yılında yaşanan Enron skandalı, şirket yönetiminin resmen bir tiyatro oyunu ile nasıl ortada olmayan ürünleri pazarladığını, gerçek olmayan anlaşmaları gerçekmiş gibi basına açıkladığını, yatırımcıları yine medya üzerinden nasıl manuple edebileceğini gösterdi. O zaman iş dünyası “nasıl bu kadar aptal olabildik” demişti… İlgilenenler için Enron belgeselini izlemelerini öneririm, youtube’da bir kopyası var,  çok öğretici bir o kadar da eğlenceli…

Bazı manüplasyonlara açık da olsa, şirketlerin amudi olarak değer kazanabilmeleri, yatırımcıların veya halkın “goodwill”lerini elde edebilmelerine bağlı. Bu da ancak inovasyon ve yenilikle Değer’in kabuğunu çatlamakla mümkün. Bunu her şirket kendi adına farklı yöntemle yapıyor; bakınız Starbucks değerin kabuğunu çalışanları ile çatlatmıştır. Servis sektörü gibi insan ilişkilerinin ve personel kalitesinin çok önemli olduğu bir sektörde, Starbucks çalışanlarına değer vererek  kabuğu kırmıştır. General Electric (GE) şirketi bunu finansal hizmetleri ile başarmıştır. GE bünyesinde kurulan GE Capital şirketi farklı şirketlere yatırım yaparak GE’nin itici motoru olmuştur. Dell Computer aracıları ortadan kaldırarak son kullanıcılara telefonla bilgisayar satmanın yolunu bulmuş, Apple ise Değer’in kabuğunu bilgisayar kullanıcılarını ürünlerine “aşık olmasını” sağlayarak kırmıştır. Sektörleri ve çalışma alanları farklı da olsa tüm bu şirketlerin ortak noktaları dünyaya başka bir gözle bakmadaki beceri. Diğer bir değişle yenilikçi iş modelleri…

Ya başka değerler?

Dünyadaki insanların yarıdan fazlası açlık, sefalet ve iş-dış savaşlar ile kıvranıyor iken, ben de kalkmış size  nelerden bahsediyorum. Temiz içme suyu ve elektrik bulamayan milyonlarca insan varken, bir siteye bağlanmış ve sosyal eğlence ihtiyaçlarını gideren milyonlarca insanın varlığı ve haklı talepleri bir tezat gibi durmuyor mu?

Duruyor...

İşletmelerde Gizli Hazineler II - Insan

Birinci yazımda genel tanımıyla işletmedeki sermaye ve bilgi tabanlarını oluşturan ana unsurlardan bahsetmiştik.
İşletmelerdeki insan sermayesinin temelinde insani değerler vardır.
Bu insani değerler din ve inanç ekseninden bağımsız olan her insanda olması gereken temel insani yapılardır.
Kim bu değerleri doğru kullanılır ve hayatında içselleştirirse sürekli bir başarı ve mutluluğu elde edebilir.

İşletme sermayesinin en önemli parçası insan sermayesi ise insan'ında en büyük sermayelerinden
• Ahlâk
• Vicdan,
• Terbiye
• Nezaket
vb. değerleri sayabiliriz.

Bu değerler her ülkede geçerli bir akçe ve para dalgalanmalarından etkilenmeyen bir pırlanta gibidir.
Onları elde eden, yüksek itibarlı tacirlere benzer ki, başka sermayeleri olmasa bile heryerde alış-veriş yapabilirler.

NOT: Bu arada "Insan'ı tanımak" konulu bir derleme kitap hazırlıyorum. Şimdilik 123 sayfayı buldu.


Bir hayal peşinde

"İnsan büyüyünce hayalleri küçülür mü?" diyordu, küçük Deniz, babasının hayali ile konuşurken, ve cevap veriyordu babası "Belki hiç biri şuanki gibi gerçek olmayacak, çünkü bileceksinki onları kafanda sen oluşturdun. Daha güzeli onları istediğin gibi yönetebilir, hayallerini gerçekleştirmek için çalışabilirsin."

Yağmurlu bir gece vakti kimseciklere haber vermeden, toplayıp tası tarağı, bir hayali gerçekleştirmek için ve belki inanmazsınız, sanki son kez çıkıyormuş ve dahi bir daha dönmeyecekmişim gibi hüzünlenerek ayrıldım 2.yuvamdan...

"Yapabilirsin Jonathan. İlk basamağı atladın sen, artık ikinci basamağa geçme zamanı geldi."

 

 


Yoksa Modernite Sadece Bir Imaj mı?(I)

Pop kültürün (populer kültür) hayatımıza egemen olduğu 70'lerden beri hep idoller oluşturulmuş, hayat tarzları planlanmış ve daha çok satmak isteyen büyük çaplı firmalar tarafından bu imajlar hep pazarlanmıştır. Peki populer dediğimiz şeyin belirleyicileri kimlerdir?Biz niye herşeye populer olarak bakmıyoruz? Bazı şeyler niye postmodern olarak yorumlanıyor?

Populerliği belirleyen en önemli şeylerin başında elbette giyim sektöründeki moda var.Daha sonra starlar (celebrity). Film ve müzik yıldızları.daha sonra markalar.Bunlar giyim, müzik ve film endüstrisine dahil olmayan şeyler. Mesela çikita muz, daha uzun hijyen sağlayan domestos, hayatın tadı olan coca cola, maraba televole vb.

Aslında yukarıdan bakıldığında labirent daha kolay çözülebiliyor ve hangi sloganın sizi nereye ulaştıracağını kestirebiliyorsunuz ve bunların hepsinin biribirlerinden faydalandıklarını görebiliyoruz.Yani üzerindeki pahalı elbiselerle coca cola içen bir film yıldızı tvde veya bilboardlarda maraba televole diyor.Ve bir akım ve yeni bir moda başlıyor; insanlar artık birbirlerine selam veririken "maraba televole" diyorlar.Artistin giydiği elbiseleri giymeye çalışıyorlar, takıldığı mekanlara takılmaya çalışıyorlar.Ve biraz ün yakalamış çoğu kimse yeni bir akım başlatma sevdasına dadanıyor.Giydiği şapkayla farklılık oluşturmaya çalışanından tutunda, pantolonunun üzerine çıkan iç çamaşırını gösterme modasına kadar.Aslında moda denilen şey populer olan şey manasına geliyor burda ve herşeyi içine alıveriyor.herkes yeni bir imaj oluşturp insanları peşlerinden koşturuyor.milyonlarca insan da idollerinin yaptığı şeyleri muhakeme etmeden peşinden koşuyor.Aslında sorduğunuz da hepsi bağnazlığa ve totoriter yapıya karşı olduklarını beyan ettikleri halde kendileri bu sorgulamaksızlığın bir sonucu olarak gerçek bağnazlığa ve idol otoritesine gönüllü olarak kaptırıveriyor.Herkes farklı olucam diye temelde değişmeyen şeyler etrafında tarz ve renk değiştiriyor.Ama yapılan tüm farklı olma çabaları aynı kapıya çıkıyor.herkeste farklı olma modası başlıyor.Bu farklı olma çabalarına değinmişken insanın aklına başka bir soru geliyor.


Modernite yoksa bireysellik mi? Bireyin kendi seçimlerini ve doğrularını yaşaması mı?Bu bağlamda heralde en bireysel ve modern insan Robinson Crouse ydu.Bireyselliğin ve kendi seçimlerinin tüm gerçekliliğini yaşayabiliyordu.Fakat toplumsal bir medeniyet içerisinde yaşadığımıza göre ve hareketlerimizi belirlenen moda ve pop kültüre göre belirlediğimize göre ne kadar bireysel olduğumuzu iddia edebiliriz ki?Ozaman kendi doğrularımız diye sahiplendiğimiz şeylerin hepsi bize empoze edilen markaların yaşam tarzlarının ve akıllı iletişim pazarlamıcılarının doğruları.Bize sunulan vitrindeki seçeneklerden birini seçmekle bireysel özgürlüğümüzü kanıtlamış olmuyoruz maalesef.

Firmalar artık marka olmak ve onları tüketen müşterilerinin gözünde unutulmamak ve daha karlı sonuçlar almak için ürün satmıyorlar.Yaşam tarzı ve statü satıyorlar.Biz buna marka diyoruz.Ve imaj geliştiriliyor.Tüketicilerin ihtiyaçları belirleniyor, buna kendi kattıkları değerler ekleniyor, starlara bunlar kullandırtılıyor veya reklamlarında oynatılıyor sonra moda oluşturuluyor ve milyonlarca insan sorgulamaksızın buna sahip olmaya çalışıyor.Şimdi burda en başta tüketicilerin ihtiyaçları belirleniyor dedim ama bu bizim onları yönettiğimiz anlamına gelmiyor maalesef.Çünkü smokinin rengini ve şeklini seçme imkanı tanınmıyor maalesef sadece markasını seçebiliyoruz.Veya daha iyisi giyeceğimiz pantalonun modelini ve tarzını seçmek pantolon firmalarının tarzlarını yönettiğimiz anlamına gelmiyor.eğer yönetebilseydik pantalon dışında başka bişey niye giymiyoruz diye sorgulayabilirdik.İskoçyada erkekler etek te giyebiliyor ama. Evet giyiyorlar fakat o eteği günlük yaşamımızda hiçbir idolümüz giymiyor.Bizde giymeye utanıyoruz.Çünkü trend setter lar henüz bunu bize aşılamaya başlamadılar. Başlasalardı emin olun bizde bunu normal hatta moda olarak görebilirdik.Ne alakası var demeyin içinizden 1960 larda bir gıdım kumaş parçasının insanların hayatını değiştireceğini kimse bilmiyordu ama bugun mini etek bir moda ve cesur kadınların bir sembolü olmuş durumda.Tabiki bu cesaret neye karşı bir cesaret o da tartışmaya açık bişey.Ve yine deniz kıyafeti olarak görülen bikiniler. Niye insanlar bikinleri sokakta giymiyorlar peki? (gerçi buda moda haline geliyor yavaş yavaş) çünkü utanıyorlar.Peki plajdaki erkekler sokakta utandıkları erkekler değil mi? Plajlara seçmece belli testlerden geçmiş erkek ve bayanlar mı alınıyor ki? "Ama plajlarda herkes öyle giyiniyor" demek herkes giymeseydi bizde giymeyecektik.Ozaman nekadar özgürüz , nekadar bireyseliz? Nekadar modern olduk modayı takip edince.Bu manada afrikadaki çıplak gezen kabileler bizden daha modern ve özgürlükçü.


Mesele aslında kıyafet değil veya içtiğimiz , yediğimiz , seyrettiğmiz şeyler de değil. Önemli olan bunların hepsinin modernlik adı altında yapılıyor olması. Ve bunları belirleyen insanların ya bir yerlerden para alarak  çıkarlarına bizi alet ederek yapmaları ve bizim bunun farkında olmamamız. Veya farkındaız ama kendimizi modern olarak görmemiz. Ve  Bunları sorgulamanın ise tamamen postmodern bir yaklaşım olması.

Acaba hiçbirşeyi sorgulamamak mı modernliktir.Ama rönesansın başlaması sorgulamalarla başlamıştır.Sınıflar sorgulanmıştır ve cevap rönesansta bulunmuştur.

Ozaman modernite nedir? Hayatımızın tümünü ve kararlarımızı ve harcamalarımızı belirleyen bu imajlar oluşturuyor sa bunları takip edebilme kabiliyetinde ve ekonomik gücünde olmak yetiyor mu? Yoksa  modernite sadece bir imaj mı? Ve kaçtığımız gerçekliğin kendisi bir çöl mü?


Alıntı: 21.Yüzyılda Türkiye

Yazıyı aktarmadan önce Fahri Karakaş Bey'den kısaca bahsetmek istiyorum. Kanada'da yönetim bilimleri üzerine doktora çalışması yapıyor. Yönetim kuramlarının doğduğu yeşerdiği bilim merkezlerinin en ünlülerinde böyle güzide bir arkadaşın olması gelecek adına ümitlerimizi arttırıyor.

Geçenlerde Gelişim Platformunda yayınladığı yazısını sizinle paylaşmak istiyorum. Yazıda bahsi geçen Stef Wertheimer'la 2005 yılında GOSB Teknopark'a başvuru değerlendirmesinde tanışmıştık. Biz görüşme için neden 3 ay bekletildiğimizi anlamazken işin gerçeği sonradan çıktı. Mr. Wertheimer görüşmeleri bizzat yapıyormuş ve 3 ayda bir Türkiyeye geliyormuş. Neyse görüşmemiz olumlu geçti ve teknopark'a kabul edildik. İşin enterasanı Mr. Wertheimer 2006 yılında Israil'deki hemen hemen bütün şirketlerini satıp Israil'in 2.zengini olarak dünyada ARGE yatırımı aramaya çıkmış olması.  Bu kadar paparazziden sonra konuya gelecek olursak aşağıdaki yazılanlar hepimizin paylaştığı ortak duyguları ifade ediyor. Umarım gün gelir, hedefler aşılır, hey gidi günler deriz...

-----------------

21.Yüzyılda Türkiye

Soru: Türkiye nasıl çağ atlar ve 21. yüzyılda dünyanın en iyiler liginde yerini alır?

Cevap: Türkiye’nin 21. yüzyılı yakalamasında kilit kavramlar “yeni ekonomi”, “girişimcilik”, “entellektüel sermaye”, “yaratıcılık”, “ARGE”, “markalaşma”, “tasarım” ve “inovasyon”. İşte 21. yüzyılın kritik başarı faktörleri!

Yağ belli, un belli, şeker belli. Ne duruyoruz? Helva yapsak ya!

İşte bu yazımızın konusu bu. Bu helvayı nasıl yapacağız? Dünyanın gelişmiş ülkeleri bunu nasıl yapıyor? Biz nasıl yapabiliriz?

Önce dünyadan örneklere bakalım...



İSRAİL’İN MODELİ: TEFEN
İsveç'te katıldığım dünya çapındaki “Academy of International Business” konferansında en fazla ilgi çeken sunum İsrailli işadamı Stef Wertheimer’in ortaya koyduğu TEFEN Modeli idi. Wertheimer, Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanmasının endüstriyel gelişimden, kalkınmadan ve istihdam oluşturmadan geçtiğine inanıyor. TEFEN, teknoparklar, endüstriyel parklar ve inkübatörler içeren bütüncül bir model. Modelin beş ayağı var:

1. Endüstri,
2. ARGE ve Teknoloji Üretimi
3. Eğitim ve Üniversite
4. Çevre ve Yaşam Alanları
5. Sanat ve Kültür

TEFEN, entegre bir yaşam ve üretim platformu. TEFEN modelinde yaşam, öğrenim, üretim, kültür ve araştırma ortamları iç içe yer alıyor. Binlerce hektar alanda inkübatörlerde teknoloji üretiliyor, gençlere istihdam sağlanıyor, imkan veriliyor, girişimcilere risk sermayesi sağlanıyor ve girişimciler iş kurup büyütüyorlar. Bu modelde üniversite ve endüstri beraber çalışıyor. Bilim-yenilik-teknoloji-üretim-pazarlama-satış zinciri etkin şekilde kuruluyor ve işliyor. Onlarca patent üretiliyor, binlerce ARGE projesi devam ediyor.

BİZİM TEFEN MODELLERİMİZ NE ZAMAN İŞLEYECEK?
Büyük sorumuz şu: Biz ne zaman kendi TEFEN modellerimizi Anadolu’nun dört bir tarafında kuracağız? Bizim Silikon Vadilerimiz ne zaman devreye girecek ve dünya çapında inovasyon ve teknoloji üretecek?

BİLGİ YENİLİK BÖLGELERİ (BYB)
Dünyanın dört bir tarafında geleceğin yenilik hareketlerinin tetiklendiği küresel yenilik ve teknoloji merkezleri ortaya çıkıyor. Onlara ne ad verliyor biliyor musunuz? BYB “Bilgi Yenilik Bölgeleri” (KIZ, Knowledge Innovation Zone). Serbest Ticaret Bölgelerinden esinlenen ve modellenen bilgi, yenilik ve teknoloji üretim bölgeleri bunlar. Bu bölgelerde akademi-üniversiteler-araştırma merkezleri-enstitüler-devlet kurumları-şirketler-sivil toplum kuruluşları beraber teknoloji ve yenilik üretimi için sinerjik işbirlikleri, stratejik ortaklıklar ve ortak projeler gerçekleştiriyorlar. Bu bölgelerde risk sermayesi, melek sermayesi, teknoparklar, teknokentler, kuluçka merkezleri birarada yer alıyor. Silikon Vadisi, İsrail TEFEN Modeli, Dubai Bilgi Köyü, Leiden Bilgi Topluluğu, Baltık Denizi Bilgi Bölgesi, Barcelona Bilgi Yerleşkesi, Şangay Geleceğin Şehri, Hyderabad Bilgi Şehri, İsveç-Danimarka-Kopenag Hattı Sınırötesi Oresund Bölgesi bunlardan bazıları.

GELECEĞİN TEKNOLOJİLERİ
Bu bölgelerde geleceğin kablosuz, sensör, network, mobil ve siber teknolojileri için çığır açıcı araştırmalar hızla sürüyor. Bu bölgeler, teknoparklar, inkübatörler, melek sermayesi ve risk sermayesinden oluşuyor. 21. yüzyılda başarının yolu teknoloji üretimi, inovasyon ve ARGEden geçiyor.

ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI İNOVASYON
Gelişmiş ülkeler zenginliklerini inovasyona borçlular. Türkiye ekonomisinin şaha kalkmasını sağlayacak kritik anahtarlar:

EĞİTİM; İNOVASYON; ARGE; İNSANA YATIRIM; GİRİŞİMCİLİK; ÜRETİM; MARKALAŞMA
Biz ne zaman bu sahalarda zirveyi zorlayacak ve atağa kalakacağız?

Ülke olarak acilen yapmamız gerekenler:

• Teknoloji geliştirme bölgelerinin, inkübatörlerimizin, teknoparklarımızın sayısını ve kalitesini arttırmalıyız. Geniş ve temiz alanları geleceğin Silikon Vadilerini kurmak için ayırmalıyız.
• İnovasyona, yaratıcılığa, IPO’ya (halka açılma) ve risk sermayesine (venture capital) elverişli platfromlar ve bilgi yenilik bölgeleri oluşturmalıyız.
• Risk sermayesi, melek sermayesi ve yeni fikirlere para yatırma mekanizmaları geliştirmeli ve yaygınlaştırmalıyız.
• 21. Yüzyılın küresel sınırlar ötesi inovasyon, yenilik, teknoloji, üretim, istihdam ve yatırım ortamlarını oluşturmalı, ve buraları küresel cazibe merkezleri haline getirmeliyiz.
• Ar-Ge’li girişimciliği teşvik etmeli ve genç girişimcileri teşvik ve destek mekanizmalarını arttırmalıyız. Bu hususta yardımseverliğe ve daynışmaya dayalı Ahilik modelleri, vakıf kurumları, sivil toplum kuruluşları kurmalıyız. İnovasyon ve yenilik üretmede iflası bir son değil, başarıya ulaşmada bir basamak olarak kabul etmeli, riski teşvik ile girişimciye kol kanat gerip yola devam etmesini sağlamalıyız.
• Üniversitesi, sanayii ve girişimcileri destekleyebilecek düşünceye sahip iş adamları olan şehirlerimizde 21. yüzyılın teknoparklarını kurmalıyız.

TEKNOLOJİ BÖLGELERİMİZ
1. Istanbul - Gebze arası bölge,
2. ODTÜ ile Bilkent arası bölge
3. Çeşme yarımadası teknoloji koridoru

ÜNİVERSİTE ENDÜSTRİ İŞBİRLİĞİ
Üniversite-endüstri işbirliği, teknoparklar, inkübatörler, bilgi yenilik bölgeleri, ARGE, inovasyon konularında Türkiye’nin önde gelen isimlerinden biri Ergun Özakat. Özakat, girişimci cesareti ve vizyoner kimliği ile Çeşme Alaçatı’da başarıyla işleyen bir Teknopark modeli kurdu.

ALAÇATI TEKNOPARK PROJESİ
1990’larda mega projeler arasına alınan Alaçatı Teknopark projesi zamanla Urla-Çeşme arası teknoloji bölgesi çalışması haline dönüştü. Dev teknokent içinde 6 yollu anayol, Yüksek Teknoloji Enstitüsüne paralel diğer daha küçük okullar, rüzgardan elektrik üretmek, sadece bu bölgede yıllık 360 milyon dolar rüzgar enerjisi potansiyel geliri, yaşam tarzı ile ilgili Alaçatı Venedik projesi, çevresel bir yaşamı anlamlı kılan el sanatlarına destek veren bir köy çalışması, hava meydanı, yat limanı, golf alanları, Alaçatı surf cenneti yer alacak. Bölgenin stratejik bir önemi var: Kuvvetli sanayi bölgelerine yarım ile bir saat mesafede, Egenin 10 üniversite ve 40 yüksek okuluna azami 2 saatlik mesafede. Çeşme Yarımadası Teknokent projesi prodüktiv yaşamı, kısa zamanda uluslararası kültürel renk ve kritik kütle çalışmaları ile sinerji yaratarak dev bir yapı haline geldi.

EGE’NİN SİLİKON VADİSİ
Urla-Çeşme teknoloji koridoru modelinde Amerika, İsrail, Japon ve Fransa modelinden faydalanıldı. Özellikle uydu, kominikasyon, software, biyogenetik, enformatik gibi tam çevreye uyumlu, AR-GE ile üretim yapan, enerjisi rüzgar, güneş, jeotermalden elde edilen teknolojilere ağırlık veriliyor. Çeşme Yarımadası Teknokentinde “Silicon Valley” hedef model olarak alındı. Silikon Vadisi 70 km. Uzunlukta ve 15 km.genişlikte yani 105,000 hektar bir alana yayılmış ve günde 63 dolar milyoner yaratıyor.

SONUÇ
21. yüzyılı kurmada “yeni ekonomi”, “girişimcilik”, “entellektüel sermaye”, “yaratıcılık”, “ARGE”, “markalaşma”, “tasarım” ve “inovasyon” vazgeçilmez kritik başarı faktörleri haline geliyor.

Bu faktörleri ustaca ve zekice yoğuran; hızla, kıvraklıkla ve esneklikle şekillendirebilen genç girişimciler ve liderler; oyunun kurallarını değiştirebilirler.

Ülkemizde risk sermayesi ve melek sermayesi mekanizmalarını işletmeliyiz. Üniversite-endüstri işbirliklerinin kalitesini, sayısını, çapını, çeşitliliğini arttırmalıyız. Yurdun her yanına yüksek kalitede inkübatörler ve teknoparklar açmalıyız. Her sektörde girişimciliği teşvik eden proje yarışmaları ve takım yarışmaları açmalı ve kazananlara başlangıç sermayesi ve olanak sağlamalıyız. Gençlerimizi ve genç girişimcilerimizi teşvik etmeli, onların önünü açmalı, koçluk ve eğitimlerle bilinçlendirmeli ve kendilerine güvenmelerini sağlamalıyız.

Fahri Karakaş / Montreal Günlüğü / GelişimPlatformu

Yazının orjinali için : http://www.gelisimplatformu.org/uye/uye_aktivite_detay.asp?MODE=DUYURU&akt_id=3724